Yrd. Doç. Dr. Murat Çakan

İç ortam hava ve çevre kalitesi kavramları üzerine

 

İç ortam Çevre Kalitesinin (İÇK) sokaktaki insanın kavram dünyasına yerleşmesinin üzerinden kısa bir süre geçti. İç Ortam Hava Kalitesini (İHK) ise İÇK’dan biraz daha önce duymuştuk. Birbirinin akrabası kavramlar çoğu zaman anlam dünyamızda birbirine karıştırılır; İÇK ve İHK’da da benzer bir şey yaşanıyor ve aralarındaki fark göz ardı ediliyor. Oysa İHK, İÇK’nın sadece bir unsuru. İÇK bina içindeki çevresel ortamın kalitesinin derecesini belirten bir gösterge ve iç ortam havasının kalitesinin yanı sıra ısıl konfor, aydınlatma kalitesi, akustik şartlar, mobilya ve boya dahil bina yapım malzemelerini ve bina içindeki mekânların yerleşimi de kapsıyor.  İÇK bina kullanıcılarının sağlığı, konforu, güvenliği ve çalışma performansını etkilemekte. 

Peki biz nasıl oldu da bu iki unsuru kavram dünyamızda bulduk? Bu sorunun cevabı 1970’lerde yaşanan petrol krizi ile ilintili. O yıllarda petrol fiyatlarının beklenmedik biçimde artması bina yapım pratiklerini kökünden değiştirdi ve binaların enerji tasarrufu yapacak şekilde aşırı yalıtımlı inşa edilmesine neden oldu. İç ortama alınmayan her metreküp taze hava için harcanmayan enerji kazanç hanesine yazılır gibi geliyordu ilk başlarda.  Bu yaklaşım sonucunda hava değişim oranları 0,1-0,2’ye kadar geriledi [1] ve söz konusu tasarrufun bir bedeli olduğuna dair ilk emareler de ortaya çıkmaya başladı. Biz bugün İÇK’nin insan sağlığını, konforunu ve üretim performansını önemli ölçüde etkilediğini biliyoruz.  

Ama bu noktada aklımıza bir şeyin gelmesi kaçınılmaz: iç ortam dediğimiz şey dış ortamın içinde bir bölge. O halde bizim ilkin Dış Ortam Çevre Kalitesi’nden (DÇK), daha fazla bilinen adıyla Hava Kirliliği’ni konuşmamız gerekmez mi? Dünya nüfusunun artışı, konvansiyonel endüstrinin yaygınlaşması, trafik, çarpık şehirleşme ve hidrokarbon tabanlı enerjinin kullanımına dayalı olarak daha yoğun şekilde karşılaşılan hava kirliliği, insan sağlığı ve diğer canlılar üzerinde olumsuz etkiler yaratmakta.  

Avrupa metropolleri arasında PM2.5 açısından en kirli kent İstanbul (33 µg/m3) [2]. İstanbul’u Varşova (26 µg/m3), Budapeşte (25 µg/m3) ve Bükreş (23 µg/m3) izliyor.  WHO verilerine göre, yıllık ortalama dikkate alındığında, dünyanın en kirli şehri ise İran’daki Zabol (217 µg/m3). Değerlendirmede PM10 yerine PM 2.5’un dikkate alınmasının altında yatan neden ise PM2.5’un burunda tutulan PM10’un aksine akciğerlerde tahribat yapması.  PM10 Türkiye genelinde pek çok noktada ölçülürken PM2.5’un 13 istasyona sahip Marmara Bölgesi dışında ölçülmemesi ülkemiz açısından önemli bir eksiklik [3].  

Öte yandan dış ortam hava kirliliğinin İHK’ni etkileyen tek parametre olmadığını bilmemizde yarar var. Elbette bu sevinilecek bir durum değil; çünkü iç ortamlar dışarıdan 10 kat daha kirli olabiliyor.  Bunun nedeni antropojenik kaynaklar ve bina yapı malzemelerindeki uçucu bileşenler [4]. İHK’nin bu derece önemli hale gelmesinin ardında sadece sağlığa yönelik etkiler yer almıyor. Kapitalist dünyanın sağlıktan başka kaygıları olması doğal: işe veya eğitime devamsızlık ve üretimdeki azalma da iç hava kalitesindeki düşüşe bağlanıyor. İklimlendirilmiş mekânlarda taze hava kullanımı kontrollü yapıldığından, resirkülasyona tabi tutulan havanın içinde bulunan sigara dumanı, saç spreyleri, temizlik maddeleri, boyalar, böcek ilaçları, halılarda bulunan akarlar ve klima soğutucu gazlarının yarattığı koşullar dış ortam kirliliğinin çok üzerine çıkabiliyor. Bir diğer deyişle İÇK’ni arttırmak için konunun ısıl konfor tarafına vurgu yapılmaya başlandığında İHK azalmaya başlıyor. Konforlu zannettiğimiz mekânlarda yaşar, öğrenir ve çalışırken aslında sağlığımızın giderek bozulduğunun farkına varmaya başlıyoruz. Zaman içerisinde bu durumdan muzdarip olan insanların beyanları neticesinde kavram dünyamıza bir başka tanım daha eklendi: Hasta Bina Sendromu (HBS). Söz konusu beyanların içinde göz yanması, burun tıkanıklığı, geniz yanması, cilt kuruması, deri kaşıntısı, baş dönmesi, sersemleme, kötü koku algısı, alerji ve bulantı gibi semptomlar yer alıyor. HBS’ndan muzdarip kişilerin rahatsızlıkları binadan ayrıldıkları andan itibaren azalıyor veya tamamen bitiyor.  

Bunun bir ileri adımı da var: Binaya İlişkin Hastalıklar (BİH). Bu rahatsızlıklar HBS’nda olduğunun aksine kısa vadeli sonuçlar içermiyor.  BİH’e en güzel örnek lejyonella virüsünün neden olduğu ve ölümle sonuçlanabilen zatürre hastalığı.    

Sağlığı bir kenara bırakırsak, gerek HBS, gerekse BİH’in neden olduğu ekonomik sorunlar kabaca üçe ayrılabilir: üretimde düşme, işe gelmeme ve çalışan ve işveren arasındaki anlaşmazlıkların adli düzleme taşınması.  

İçinde bulunduğumuz ortamın hava kalitesinin (İHK) kötü olduğunu nereden anlayabiliriz? İç ortamdaki hava kirleticilerini tespit etmek ve ölçmek hem çok zor hem de pahalıdır. Buna rağmen ASHRAE CO2’i iç ortam hava kalitesinin hangi düzeyde olduğunu ilk planda tanımlayabilecek ölçmesi en kolay değişken olarak kabul etmekte ve önermektedir. CO2 seviyesi bir iç ortamın yeterli derecede havalandırılıp havalandırılmadığını gösteren en önemli parametredir. Genel kabul CO2’nin eşik değerinin 1000 ppm olduğudur. 1000 ppm’in altı yeterli havalandırma yapıldığını gösterir. Tedavi yönteminin havalandırma olduğu doğrudur ancak havalandırma sisteminin havayı iç ortama güvenli şekilde getirip getirmediği bir başka sorunu ortaya koyar.  Çünkü yanlış tasarlanmış havalandırma sistemleri dış ortamdaki veya binanın başka bir bölgesindeki kirleticileri iç ortama rahatlıkla taşıyabilir.  Bakımı yapılmayan havalandırma kanalları yapılarında oluşan organizmaları iç ortama taşıyabilir ve BİH’le ilgili salgınlara neden olabilir.

Yüksek katlı binalarda pencere açmanın mümkün olmaması nedeniyle bu tür binalar giderek artan biçimde mekanik havalandırmaya esir olmaktadırlar. Yanlış işletim metotları ve bilerek veya bilmeden seçilen yetersiz havalandırma stratejileri bina içinde bulunan insanların  sağlığını tehlikeye sokmaktadır.        

Peki İHK’ni iyileştirmek için ne gibi önlemler alınabilir? İzlenecek iki yol vardır: Kaynak kontrolü ve Kirleticilerin ortadan kaldırılması.  

Eğer kaynak tespit edilebiliyor ve ortadan kolaylıkla kaldırılabiliyorsa ilk yolun izlenmesi tercih edilmelidir.

 

Kaynak kontrol yöntemleri aşağıda sıralanmıştır:

• Tütün kullanımının yasaklanması ve tütün kullananlara havalandırılan ayrı bir mekânın sağlanması,

• Boya, çözücü, inceltici, böcek ilacı ve yapıştırıcıların iyi havalandırılmış özel odalarda depolanması,

• Bu kirleticilerin binanın boş olduğu zaman aralıklarında kullanılması,

• Yeni bina malzemelerinin uçucu bileşenlerini kaybetmesi için binaya kullanım öncesi yeterli zamanın verilmesi,

• Su kaçaklarının önlenmesi,

• Islanmış ve/veya nemlenmiş halıların, duvar kağıtlarının, vb.malzemenin uygun biçimde kurutulması,

• Bina içindeki nemin mantar ve küf oluşumunu ortadan kaldırmak üzere kontrol edilmesi,

• Mekanik tesisat bileşenlerinin ve havalandırma kanallarının bakımının yapılması,

• Mekanik tesisat sistemlerinde uygun ve verimli filtrelerin kullanılması,

• Havanın tuvalet, fotokopi ve baskı odalarından doğrudan bina dışına atılması.   

 

Kaynak tespit edilemiyorsa, yapılacak şey kirleticilerin iç ortamdan uzaklaştırılmasıdır. Bu yönde kullanılabilecek bir yöntem elektrostatik yoğuşturuculardır. Bu yöntemler toz ve yanma üürünleri gibi bazı mikroskobik partiküller ortamdan temizlense de hava tam anlamıyla temizlenemez. Dolayısıyla bu tür yöntemler kaynak kontrolü ve yeterli havalandırma stratejileri ile birlikte kullanılmalıdır.  

Yeterli havalandırma genellikle kirleticilerin ortamdan uzaklaştırılması için kullanılan en kolay çözümdür. Ancak İÇK açısından ısıl konfor şartlarının sağlanması da önemlidir ve bunun için dışarıdan çekilen havanın ısı geri kazanım vantilatörleri yoluyla ısıtılarak içeriye alınması bir gereklilik oluşturmaktadır.  

İç ortam kirleticilerinin ozon yoluyla yok edilmesi ise günümüzde oldukça hararetli bir tartışmanın konusunu oluşturmaktadır.  İHK’ni artırmak amacıyla ozondan yararlanmayı kabul edenlere göre ozon, stratosferde sadece kızıl ötesi dalga boyundaki zararlı ışınları kesmekle kalmayıp, iç ortamlarda uçucu organik bileşenlerini ve bakterileri etkisiz kılma ve öldürme vazifesi de görür. Öte yandan EPA ve Health Canada’ya göre ozon akciğerlerde yarattığı tahribat nedeniyle yarardan çok zarar sağlamaktadır ve bu açıdan bakıldığında kullanılmamalıdır [5,6].  

Mekanik sistem tasarımcılarının binalarda gerekli İHK koşullarını sağlamak amacıyla izlemeleri gereken çeşitli standartlar (EN 13379 [7], VDI 6022, ) mevcut olmakla birlikte, bu standartlar içinde en öne çıkan ve yaygın olarak kullanılanı ASHRAE’nin ilk kez 1973 yılında yayınladığı Standart 62’dir.  ASHRAE 62 Standartı iki alt standart aracılığıyla hizmet vermektedir.  Standart 62.1 genel binalarda bulunması gereken minimum havalandırma miktarlarını va’az ederken, Standart 62.2’nin odaklandığı alan az katlı konutlardır.  Söz konusu her iki standart yakın zamanda Türkçeye kazandırılmış olup önümüzdeki aylarda TTMD tarafından yayınlanacaktır.      

 

Kaynakça

[1] Persily A., “Challenges in developing ventilation and indoor air quality standards: The story of ASHRAE Standard 62

[2] https://140journos.com/havas%C4%B1-en-kirli-10-avrupa-kentinden-8i-t%C3%BCrkiyede-en-kirli-k%C3%BCresel-kent-istanbul-7f36dd7d60aa

[3] Kahya C., Balçık F. B., Öztaner Y. B., Özçomak D, Şeker D. Z.; “Spatio-Temporal Analysis of PM2.5 Over Marmara Region, Turkey,” Fresenius Environmental Bulletin, Vol. 26, No:1/2017. 

[4] Pahva D., “Indoor Air Quality (IAQ) Issues at Stake,” 

[5] www.epa.gov/iaq/pubs/ozonegen.html

[6] https://www.canada.ca/en/health-canada/services/environmental-workplace-health.html

[7] http://www.camfil.ie/Filter-technology/Specifications-and-Regulations/EN-13779/


Banner INGAS 2019-8